Abdullah KARAKURT : (1340/1924-13.06.1983) Karakurt ailesinin sekizinci kuşağındandır.Gülizar hanim ve Abbas Bey'in çocuğu olan Abdullah Karakurt, zeki,çalışkan ve olagan üstü kisiligi daha çocukluk yilarindan acikca fark edilen Abdullah Karakurt'un bu yönleri yaşinin ilerlemesiyle daha belirgin bir şekilde görülmüştür. Kars Alparslan Lisesi mezunudur.
Yedek subaylığını bitirdikten sonra büyük abisi Mustafa Karakurt gibi subay olmaya karar veren Abdullah KARAKURT, babası Abbas KARAKURT’un ısrarı üzerine subaylıktan istifa edip Karapınar’a babasına yardım etmek üzere döner. Bir müddet köyde çalıştıktan sonra Toprak Mahsulleri Ofisine memur olarak girer. Ancak babasının talebi üzerine bu işten de ayrılır. Bir müddet yoğun çiftçilikle uğraştıktan sonra 1957 yılında Sarıkamış’a gider ve önce taşeronluk ardından müteahhitlik yapmaya başlar.
Evet güzel bir girişim daha hayata geçiyor. Köye yeni cami yapılması işi, gönülden desteklenecek olay. *** Konu ile ilgili farklı düşünceler ortaya atılabilir. Geçen yıl okul tamiratı yapılırken, bırakın devlet yapsın diyenler gibi. Şimdi de, okul yapmak varken, nerden çıktı bu cami yapımı, diyenler var. Bizlere düşen, bu tip görüşleri anlayışla karşılamak. Çünkü her görüş kutsaldır, o halde kişi görüşünü özgürce ortaya koyabilmeli, Ancak, sınırı aşıp, insanları rencide etmemek koşulu ile.
BİZİM TURNALARIN ACIKLI HİKAYESİ ( Muhittin KARAKURT) Söyle bir yirmi, yirmi beş yıl geriye baktığımda kulaklarımda hala sesi çınlayan turnaları hatırlarım. Kamış gölünün hemen üstündeki İsmail in çayırı dediğimiz yerde çayır demeye bin şahit isteyen yarısı derin yarlardan oluşmuş yarısı ise bataklıklardan oluşmuş bir yer. Tam kamış gölünün üzerindeki büyükçe bir bataklıkta hemen her sene yuva yaparlardı. Bu bölgedeki böcek kurbağa ve yılanları yiyerek geçinir ve yavrularını her sene büyütüp sonbaharda ise güneye göç ederlerdi. Bu kuşlar büyükçe ve çok gür sesleri vardı. Öyle ki Yoğunhasan dan öttükleri zaman sesleri Karapınar dan duyulurdu. Acayip bir heybetleri vardı. Eğer biraz yuvalarına yaklaşırsanız önce var gücü ile naralar atar daha sonra gözü kara bir şekilde saldırırlardı. İşte bu yazımda bu kuşlarla ilgili bir anımı anlatmak istiyorum. Biraz üzücü olmakla birlikte ibret verici bir hikaye.
Sarıkamış ta bir Şubat günü, okulumuz yarıyıl tatiline giriyor. Artık oyun oynamak için daha fazla zamanımız olacak. Yaşasın tatil !
Her zamanki gibi üç kafadar, ellerinde kızakları imam hatip yokuşu denilen yaklaşık 30 derece eğimli bu yokuştan yukarıya tırmanıyorlar. Kızaklar değişik ebatlarda kimisinin altında sac kimisinin altında silindir şeklinde demir çakılmış ayaklarıyla, kar ülkesinin en güzel oyuncağıyla aşağıya 800 metre kayabiliyorsunuz. Öyle bir kayıyorsun ki soluğunu aşağıda alıyorsun. Bazen kızak yarışları olurdu. En çok korktuğumuz rakibimiz, Logor Kasım idi. Bu kişi öyle herkesle konuşmaz sinirlendiğinde tek gözüyle yan yan bakardı. Hatta çocuklar onun hakkında hikayeler bile uydurmuştular. 'Yok. at tepmiş gözü akmış', 'yok yine kızak kayarken çarşıda arabanın altına girmiş' gibi. Bu muhabbetlerde adamı yenilmez bir kamikaze savaşçısı haline getiriyordu. Kendisi iri yarı değildi ama altındaki kızak rahat üç kişiyi taşırdı. Kızak kayarken yan oturur, boşta kalan ayağımızı kara değdirerek direksiyon gibi kullanırdık. Eğer durmak istiyorsak kızağın ucunu hafif kaldırır, yerle temasını engeller, arka kısmını iyice kara saplayarak durdururduk. Daha usta kızak sürücüsü geriden kızağıyla koşarak gelir, hızla kendini yere bırakırdı. Eğer ayakkabınız kösele veya meşhur Beykoz ayakkabısıysa paten gibi kullanılırdı. Bazen o kadar kaptırırdık ki yolun kenarında yukarıya çıkmaya çalışanlara bile çarpılabiliyordu. Çarptığınız kişiye özür dileyemeden macera kaldığı yerden son sürat devam ediyor. Doğrusu hava o kadar soğuktur ki çarpılan kişiler ilk şokun ardından ağrıyı bile hissetmezler.
Bazen saatlerce kayardık, üstümüz başımız ıslanır, ellerimiz kızağın ipine yapışırdı. Genelde eldivenimiz olmadan kızak çeker, elimiz ve parmak uçlarını hissetmediğimiz olurdu. Bazen durup dinlenir, her iki avucumuzu ağzımıza dayar, nefesimizle ısıtırdık. Malum Sarıkamış engebeli bir arazi üzerinde kurulduğundan arabaların bile yokuş yukarı çıkması mümkün olmuyordu. İmdat’a atlı kızaklar yetişiyor. Boynunda küspe torbası, başında at gözlüğü ve arkasında dışkı torbası olduğu halde yol alıyorlar. Ara sıra yokuşa gelince atı dehleyip bir kırbaç şaklamasıyla öne doğru atılır. Asıl güzel olanı, yanında çıngıraklarıyla ahenkle ses çıkararak karın üzerinde kayarak giden atlı kızak yolcusunu, en konforlu araçtan daha konforlu bir yolculuk sunuyordu. O gün o kadar çok yorulmuşum ki yattığım yeri aramadan dalmışım.
Sitenin Ana Sayfasına baktığınızda biri üstte diğeri altta iki manzara resmi göreceksiniz. İlk resimde, birbirlerine nazire edercesine masmavi bir su, karlı dağlar, bulutlar yer almış iken ikincisinde ise, önde leylak mı desem pembe mi desem bir çiçek, arka planda dağın meltemi ile suyu salınan bir göl.
Size, Aşağı Köyün sevimli gölünden bahsediyorum. Onda, hatırası olan her Karapınarlı, resmini görünce, eminin önce mahzunlaşır, sonra duygu yoğunluğu sonucu bir iç geçirir.
Şirin gölümüz, dağın yamacında, kocaman bir kuş yuvası gibi yerini almış ve oradan bir şahin gözü gibi Aras Vadisine ihtişamla bakmaktadır. Ne zaman oluştuğunu bilmem amma, çiçek dolu yeşil çayırların ortasında yer alan bir çukurda toplanmış suların oluşturduğu minyon bir göl olduğunu söyleyebilirim. Şirin gölümüzün sağında solunda kendine ismini vermiş olan kamışlar yetişir ve bunların arasına, yaban ördekler, yuva yaparlar. Bazen gölde yüzdüklerini bazen ise gölün üstünde uçtuklarını görürsünüz, bu ev sahiplerinin. Şirin gölümüz, üst yamacından çıkan bir kaynaktan beslenir ve fazla suyunu alt kısmından çayırlara doğru salar.